Parlak popo
by admin on Jan.05, 2009, under Uncategorized
Blog istatistikleri garip bir şey. Ve her blogger, ilgisini çeken bir takım arama terimlerini görünce eli istemeden “new post”a kayıyor. Bu yazıyı bir takım garip, gayet garip arama terimleriyle yola çıkıp bloguma ulaşmış insanlara ithaf ediyorum.
Beni bu yazıyı yazmaya iten terim ise “Parlak Popolar”. Evet, parlak popo. Parlak popoyla blogum özdeşleşmiş durumda. Ne kadar hoş. Blogumun parlak bir poposu var demekki. bu iki kelime kulağa çok sevimli ve kullanılası geliyor. niyeyse bana paranoyak android Marvin’i anımsatıyor. ———————>
Üstelik öyle çeşitli yazıyormuşum ki çok çeşitli kesimlere hitap ediyormuşum. Gerektiğinde hoca, rüya tabircisi, gerektiğinde doktor olmuşum. Tostlarla ne alakam var onu hiç anlamış değilim.
“Tost gelmeyince çalışır mı?”
-tost gelmeyince ne çalışır bilemiyorum meraklı okurum.
“tembere duası”
- ben temel duaları bilirim, bilsem de sana söylemem. Kitap falan açman gerek.
“sümük nerede oluşur”
-Burundan çıktığını biliyoruz, bronştan geldiği de ayrı bir söylem. nerede oluşabileceği de gayet kestirilebilir bir şey diye düşünüyorum.
“rüyada başkasının poposunu görmek”
-aaa…ıııı…!?… ayrı bir fantazi konusu .
“boğazdaki gıcıklığa ne iyi gelir?”
- ehm. doktor.
Bloglamaya başladığım ilk blogumun şimdiye kadarki istatiklerine baktığımdaysa çok ilginç bir şeyle karşılaştım. Evet insanlar başkalarının ad soyadını yazarak onlar hakkında googledan bilgi almaya çalışabilir. Bu bir gerçek, ama bunun bu kadar yaygın olduğunu zannetmiyorum eğer aranan kişi ünlü değilse. Ve kesinlikle yazılarımda soyadı kullanımını azaltmaya gitmeye karar verdim, elimden geldiğince hiç kullanmayacağım. Zararlı olabileceğini düşünmeye başladım. Nedeni ise kendisini tanımak yerine googledan medet uman birilerinin çok sevgili Canset’ i araması sonucu bir arama teriminden 115 gösterime ulaşmış olmam. Gösterim sırasında ilk 5te yer aldığını özellikle belirtmeliyim. Evet çok okunmuyorum, biliyorum ve dert etmiyorum. Ama arama terimlerinden bana ulaşanlardan pek haz etmedim.
Canset dışında ilk 5te robin sparkles ve arama terimlerinin 3/5′ lük kısmını kapsayan çello ve türevleri var. Geri kalanı ise genellikle harry potter oluşturuyor.
sınır tanımayan anne modeli
by admin on Jan.05, 2009, under Uncategorized
5. dakika önce ilk telefondan doktor muayenemi oldum. Nasıl diye sormayın. Telefon çaldı daha ben hede diyemeden “doktorun yanındayım doktoru veriyorum” dedi annemin sesi.Ne doktoru? Kime veriyorsun? ne işin var? diyemeden. “Merhaba Hanım kızım” diyen doktorun sesini duydum.
-”Hanım kızım şunun buyun var mı, bu var mı, peki sana şunu, şunu, şunu yazıyorum. göndeririz hanım kızım, anneni veriyorum” dedi doktor.
Telefon anneme geçince söylediğim ilk şey “Anne sen manyak mısın? ” oldu. Telefondaki annem olmasaydı,bunun ciddi bir telefon şakası olduğunu düşünürdüm.
Şu 19 yıllık hayatımda yaptığım türlü manyaklıkların sebebinin annemden mi yoksa babamdan mı gelen genlerden kaynaklandığını keşfetmeye çalışıp durdum. Hiçbir zaman tam olarak karar veremedim, ikisi birbirinden manyak. Uzun zamandır küçük manyaklıklarla süre gelen hayatım ve tabi ailemin hayatı beni şaşırtıyordu. Hayretler içinde bırakıyordu bu sakinlik. Ta ki 5 dakika öncesine kadar.
Yarın ilaçlarım kargoyla geliyor. İyileşeceğim inşallah
Reality is the playground of our dreams
by admin on Jan.04, 2009, under Uncategorized
Blog yazmanın en güzel yanı geri dönüp neler olduğuna bakabilmek, değişimi, bir öncekinin sonraya etkisini görebilmek. Gerçek bir günlük olarak kullanılırsa kişisel gelişimi adım adım takip edebilmek mümkün. Blogun en kötü tarafı ise bazı şeyleri hatta hiç bir şeyi yazamamanız.özel hayatın gizliliğini isteyen her kişiye bu kötü gelir. Başkası yanında gazetene gözünü dikmişken gazete okuyamaman gibi bir şey.
2008de Eylül Landde neler olmuş şöyle geç bir bakış atalım dedim. Ben bakış atıp her ayı bir cümleyle özetleyeceğim sevgili okur. Ayrıntı için fazla gençsiniz, sizi öldürebilir. 365 gün dile kolay.
Eylul Diyarında 12 ay:
Ocak:Gelecek günlerin stresinin yanında mutlulukla başlar. O günler gelip çattığında doğan sonuçlara göz yumulur, susulur. Fırsat maliyetleri gözden geçirilir, her biri kabul edilebilirdir.
Şubat: Susmanın verdiği aşırı baskının etkileri görülmektedir. Yer yer yağmurlu, gürleyen bulutlarla geceden sabaha geçilir. Yeterince kaynadığında su taşıverir, kabuklaşmış lavlarla hayata devam edilir. Gülen gözler, şehvetle birleşir.
Mart: kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır. Yakılanlarla bir güzel ısınılır. Sıcak bir duşla rahatlanır, rahatlık ve mutluluk hep bir aradadır.
Nisan: neşeyle doluyor insan. Gülümsemeler seyirmeye, düşlere geçilmeye başlanır. Baharın getirdiği hayal gücü, unutulamayanlarla yumak olur. İnsanlar gevşer, herkesin üstüne bir rehavet çöker. Oyalanacak başka şeyi olmayan beyinler hayal gücüne yoğunlaşır. Bulutlar yine karışır.
Mayıs: Nisan yağmurları geç gelir, klein levin ve ruhsal bağımlılıklarla çevrelenir. Görmemiş gibi yapılır, paranoyaklık alışkanlığa dönüşür. (2+1)Fe şaşırılır ve itinayla saklanır.
Haziran: Staj zamanı, yeni şeyler yalnızlıkla gelir. Yeni insanlar, babaannenin sağlıklı yaşam tarzıyla birleşir. Yalnızlık şikayetlere başlar, dırdıra dönüşür. Yağmurdan doluya geçiş başlar.
Temmuz: Güneş gözükleri çıkarılır, körelen gözler aydınlığa alışır. sokaklardaki kıpırtı ilgi çekmeye başlar. Güneş tepedeyken gölgede kalanlar görülür, kenarlardan taşanlar oluk oluk akmaya başlar. Binaların altında beklenir, sonra çekip gidilir. Sessizlik, gelişimle kendini takip eder. Pastırma gibi güneşin altında kavrulmaya yatılır, bozulmamacasına.
Ağustos: Pastırma lezzetli ve güçlüdür. Bozulmaz. Tabakta güzel görünür. Düzenli yaşamın bedene ve cilde etkileri görülür, şaşırılır. Monotonluk sinir bozmaya başlar, yeni planlar yapılır. 2. staja başlanır, tatil ihtiyacı günbegün artarak hissedilir.
Eylül: Monotonluk sınır tanımaz. Tembellik başlar, tatilsizlik güneş gibi çarpar. İşverenle anlaşma yapılır, stajdan erken ayrılınır. Göz ardı edilmiş öfke birikir, hayallere başlar.
Ekim: Öfke durduğu yerde patlar. Planlara geçilir. Yenilik göz kamaştırır. Eski hayaller, Eski arkadaşlar hatırlanır. Dersler çalışılır, hayat anlaşılır, mutlu olunur, eğlenilir. Yol ayrımına gelinir. kafalar karışır. krizler yaşanır. İp cambazlığı yapılır, nereye düşüleceğine karar verilemez. Ortadaki toprak yola sapılır. Şöför sarhoştur ve sarhoşlar düz yürüyemez. Zikzaklar çizilir, sınırlar aşılır. Ama yine de en güzel ay bu aydır.
Kasım: Körlük geçer, kafalar karışır. Seçimler tartışılır. Arzular yüklenir bir köşeye atılır, çarpışma başlar.
Aralık: Seçimlere alışılır, eski günler anılır. Aynaya bakılır. Mutlu anlar hatırlanır, hayal gücüne bulaşır. İradeyle kavga yaşanır. çatışma devam eder. Kör mutluluk, ameliyatlı mutsuzlukla kapışır. Huysuzluk başlar, dersler unutulur. Çatışmalar sürer ve yeni planlar başlar. Zamanın ve insanların durmadığı görülür, gülünür. Bir sabırsızın sabrına şaşılır, kusmuklar geri yutulur ve 2009′ a girilir.
2009!un ilk bir kaç günü:
Şeytanla kavgaya tutuşulur, çekici şeytanın ardından görünmeyen bahçeler görünülür. Aydınlıkla karanlık arası anlar yaşanır. Güneşin ilk ışıkları pencereden içeri dolar, tadilatlar düşünülür. Akışına bırakılır, olacaklar zamanlar görülür.
İlginç olan ise geçmişi gelecek zaman ekleriyle anlatmak. Bu yazıyı birbiriyle alakasız olduğu kadar, konuyla da alakalı olmayan iki şarkıyla kapatmak istiyorum.
Akıllı ol aklını alırım.
by admin on Dec.09, 2008, under Uncategorized
son yazımı yazdıktan sonra kimbilir bir daha ne zaman yazacağım diye düşünürken cihan’ ın blogunu kurcaladıktan hemen sonra olacağı hiç aklıma gelmezdi.
Malumunuz kurban bayramı ailemizin yanında pinekliyoruz. Ben de birazcık sıkıldım, bunaldım umutsuzca yeni yazı vardır belki diye bloglarda dolaşmaya başladım. Hayır herkese bir anda mı kıtlık gelir, kimse artık yazmıyor yahu. Madem öyle ben de arşivleri kurcalamak sıkıntımı giderir diyerek yola çıktım.
Biricik arkadaşım Cihan, namıdeğer büyük kötü kurt’ un arşivini kurcalarken aslında hep farkında olduğum ama arşive bakınca gözüme şişle saplanan bir gerçeğe rastladım. Cihan emoymuş. Tamam emo diyerek sığ bir yaklaşımda bulunmak istemiyorum. O zaman şöyle diyorum, şu rürekli gülen palyaçonun bir de gerisine baksak iyi ederiz sanırım zira endişelerimi üstüne çekti.
Baksanıza adam Erasmus’ a gitti. Bir dönem değil tam bir yıl kaldı, güldü, dans etti. Evet olumsuzlukları da oldu ama bize oradaki hayatından yansıttığı başlıklar şöyle :
-Üzerimden bir lejyon roma askeri yürüdü sanki
-içim karardı
-Hayatını bir türlü yoluna koyamamak
-It hurts me than it hurts you
-My Heart is not apart it is shredded
-Bugün ağladım
-I wanna take out everything on my mind and maybe from my heart
-çok pis bunaldım
-sıkıldım
-beynimdeki düşünceler yumağı
-kendini eksik hissetmek
-lost in existence
-bazı şeyler iyi bazı şeyler kötü
-bunalımın dibine vuran kurt
-vilnius kadar güzel bir yerde nasıl bu kadar depresif olunur
Hayır bu Erasmus hayatı üstelik çocuğun; normal yaşamından uzaklaşması gereken bir hayat. üstelik 1 yılcık. Bir de Türkiye sınırları dahilindeyken attığı başlıklara bakmaya kalksak perdeleri kapatır, aburumuzu cuburumuzu alır, bir elimizde mendil, play tuşuna basarak yatağa atarız kendimiz.
Bir de gelip en tırt kızları bulup, emoluğuna emoluk katmıyor mu. O noktada bitiyorum. Çocuğum madem sen de kendini üzmekten bıktın, bırak biraz koşma kız peşinden sen de dinlen biz de dinlenelim.
kendi blogunda niye Cihan’a upuzun bir yer ayırıyorsun diyebiliriniz, elbet hakkınız. Fakat bir emoluktur gidiyor beni rahatsız ediyor. Üstelik üzülüyorum.Cihan’ ı gülerken görmek istiyorum, yalancı gülümseme olmasın ama.
Deniz’ in geçenlerde ettiği bir laf çok güzel anlatıyor aslında cihanı. “Cihan’ ın seks hayatını herkes, aşk hayatını çok az kişi bilir.” 2sini birleştirip ortada buluşması ve emoluğu bırakması dileğiyle yazıyı burada noktalıyorum.
P.S: Ben de Erasmus için litvanya’da pek kararlıydım fakat şimdilerde başka neresi olabilir diye düşünüyorum. Biraz cihan’ ın blogu biraz da tanımaya başladığım litvanların etkisiyle olmuş olabilir bu.
ğ- siz. yumuşak g- siz.
by admin on Dec.01, 2008, under Uncategorized
Başıma garip şeyler gelmese yazacağım yok valla. Hiç gelmiyor içimden yazmak. Geldiği anda da düşük frekansta oluyorum.
Gidişatı hiç iyi görmüyorum. Bugün yiğitle gittiğimiz her yerde geğiren insanlar vardı. Argun gibi geğiren insanlar… siz düşünün artık yaşadığım dehşet dolu dakikaları. Geğirerek asansöre gireceğini düşündüğüm çocuğun tekinden zar zor kurtulduk. Sabah ise bizim yurttan yan yurda geçerken, yangın kapısını açışımızla siyah bir iç çamaşırı ve dışkının (bildiğimiz bok) yanyana görüntüsü günümün en şaşırtıcı dakikalarındandı. Nasıl bir fantazidir bu ki? anlayamadık.
–
Döke saça, malzemelerimi çalmaya çalışan komşunun kediciğinden kurtulmaya çalışarak bir turta yaptım. en güzel haliyle fırından çıkmasını bekliyordum. Çok uğraştım, çok yoruldum. birden göz kapaklarım ağırlaştı, bekleyemeyecek kadar yorgundum. Şuracıkta azıcık kestireyim dedim, dalmışım.Gözümü açtığımda iç malzemesi taşmış, dumanları tütüyordu. Tatlı göründü ama ağır geldi. Fazlasını sinsi dolanan kediciğe vereyim dedim. Tam kıvamında olur, böylece gider de hem pisicik uğramaz bir daha buralara dedim. pirelerini salmaz beni de uyuz etmez dedim.
Biraz geç de olsa farkettim ki kapımda yatıyormuş kerata, gitmeye niyeti yokmuş. kedi ölmeden, pireler de gitmezmiş. hüzünlendim… taşınmaya karar verdim.
plöh
by admin on Nov.14, 2008, under Uncategorized
Otobüsle gidiyordum. 2 ay boyunca içi boş kumbara gibi duran beynim nedense yol boyunca twitler ve blog yazılarıyla doldu. Hiçbirini de yazamadım, hepsini de unuttum. Tatlı otobüsün içinde wall-e ile olan yolculuğumu bu şekilde özetleyebilirim.
Bursa’ya gelince ne mi hissettim? O tanıdık havanın verdiği huzur ve sessizlik vardı üstümde. Ama çok sürmedi, Bursa’ya adımımı atar atmaz burayı neden çok sık özlemediğimi de hatırladım. Hüzünlendim azıcık. Yaş kompleksim ve fobilerimle baş başa kaldım. hiç güzel değildi…
Geldiğim anda başlayan diyaloglardan bir tanesini aktaracağım sadece sizlere.
Anne: Eylül sana aldığım ilacı içiyor musun?
E: Hangisi?
Anne :Vitamin olan
E: Hayır.
Anne: Neden?! kızım iç diye verdim onu ben sana?
E: Ne biliyim anne unuttum. Hep unutuyorum, her şeyi unutuyorum ne yapayım?!
Anne: Onun içindi zaten o…
E: …
Hayrola
by admin on Nov.11, 2008, under Uncategorized
Şikayetim gelmeden yazı yazamıyorum kusura bakmayın. Daha doğrusu yazamıyormuşum, yeni fark ettim.
Her hafta okunması gereken ve giderek artan tonlarca sayfaya, yazılması gereken response paperlara, proje taslaklarına, kendi kısmını zamanında bana vermediği için beni strese sokan proje arkadaşlarıma, “not well organized” bir Eylül profiline, son 15 dkda yetiştirilen C ödevlerine; bir sonraki hafta olmasına rağmen bir hafta önceden çalışılmış, zamanı şaşmış midtermlere sahip bir Eylül’üm ben.
Yağmurlu bir avrasya maratonu gününde, haşema modasına yeni bir soluk getirmiş gibi Taksimde koşuştururken cüzdanımı kaybetmem sebebiyle bir türlü çıkamayan nüfus cüzdanım, Herhangi bir official ID’im olmaması sebebiyle korkuyla kapayıp bir daha açamadığım banka hesabım; kapamayı unutup, parasız kaldıktan çok sonra aklıma gelen hesabım, şaşkın ve alık litvanlar, pragmatist böcekler ve daha niceleriyle başbaşayım haftalardır.
Yapılacak tonlarca işimle iflas etmiş hafızamın sansasyonel uyumu ve bu nedenle sürekli üst üste gelen, yer yer unutulup tekrar hatırlanan ‘yapılması gerekenler’ listem, doğduğum gün sahip olmam gereken bir nesnenin varlığını hatırlatıp duruyor. tembelliğim ve “yılın sonuna geldik, yeni yılı bekle.” felsefemle mahvolmuş durumdayım.
Kesinlikle ve kesinlikle bir organizer’ımın olmamasının eksikliğini hissedilebilecek en yüksek seviyede hissediyorum.
Üstelik bu yazıya başladığımdan beri kurduğum cümlelerin uzunluğu ve benzetmelerin çokluğu, kullandığım ingilizce kelimeleri türkçeye çevirme çabamla beraber beni deli etmeye başladı. Burada -olması gereken zamanda- yazmayı kesiyorum.
“Biraz dinlenmeye ihtiyacım var”, “inzivaya çekileyim”, “mmm sakin bir haftasonu”, “yalnızlık, sessizlik, kitap,müzik ve hiçlik” cümlelerinin hayali ve o hayale uykusunu bölmeye çalışan sivrisineğe acımasızca dalan her insan gibi dalan, okunası 262 sayfam ve response paperımı sabaha yetiştirme ümidiyle sizlere veda ediyorum çok sevgili okuyanlar, okumaya dayananlar.
garson bir supradyn+ kahve lütfen.
diyetteyim
by admin on Nov.03, 2008, under Uncategorized
yemek yemek hariç her şey yasak bana.
alış-vermeyiş
by admin on Oct.01, 2008, under Uncategorized
Yarın İstanbul’a, daha da güzeli Şile’ ye, okuluma dönüyorum. Her ne kadar bavul hazırlamak, taşınmak, ve gerekli alışveriş angarya gelse de bu telaşın heyecanı hoşuma gidiyor.
Alışveriş çoğu kız için kıyafetler almak, mağazalara girip bakınmak, her mağazaya girmek olabilir. Ama benim en nefret ettiğim şey bunlar. Bakamıyorum ben, beceremiyorum, sıkılıyorum. Window shopping de anlamsız geliyor, üstelik yorucu. Mağazalara girip her şeye tek tek bakmaksa işkence gibi, üstelik çoğu zaman hiçbirşey askıda durduğu gibi durmuyor. İğrenç gelen bir şey güzel çıkabiliyor falan. En iyisi elime versinler koskoca bir katalog bakayım, beğeneyim, gidip tak diye alıp çıkiyim. Ya da benim yanımda benim yerime bakınacak bana bir şeyler önerecek biri olsun. Olsun molsun ama yine de 40 yılda bir canım çekiyor, gidip kurcalıyorum. Onun dışında kıyafet alışverişi beni hiç sarmıyor, sevmiyorum.
Sevdiğim bir alışveriş türü var ki ceplere düşman. Almayı, bakınmayı en sevdiğim, görünce gözlerimin çipil çipil (çipil de neyse artık) olduğu şey kozmetik ve iç çamaşırı. Bu ikisi söz konusu olur ve de cebim de dolu olursa değmeyin keyfime. Bıcır bıcır her köşeyi kurcalıyorum. Bayılıyorum. Kendimi kaybediyorum. Alamasam da hem bakmasını seviyorum, hem gezmesini. Kıyafette sevmediğim ne varsa bunda hepsini seviyorum.
İşte böyle okula dönme zamanları da sıra alışverişe geldiğinde en çok bu ikisine para harcıyorum. Gerçeği söylemek gerekirse kendi paramı değil, babamın parasını harcıyorum. Neyseki kıyafet ve ayakkabı alışverişini çok sevmiyorum. Keşke bu alış-veriş hep alış hiç vermeyiş olsa.
Bugün aldığım, boyutuyla fiyatı ters orantılı her şeyi yarın rafa dizeceğim anı iple çekiyorum. Her birini özenle, rafıma yerleştirip uzaktan bakacağım. Sonra gülümseyip içinden bir kaçını seçip, kendime biraz zaman ayıracağım.
kabak
by admin on Oct.01, 2008, under Uncategorized
Küçük kardeşim bu sabah ben uyurken odama geldi, mp3 player’ımı alıp giderken uyandım. Dışarı çıkıyordu. “Nereye?” diye sordum gelicem dedi.
Ardından babam şirinlikler yaparak beni uyandırmaya geldi. Bana kardeşimi sordu, bilmediğimi gelicem dediğini söyledim. Ve evde olan tek şey “dün okula gideceğini söylemişti herhalde oraya gidiyor, ne zaman gelecek acaba kahvaltıya yetişir mi?” oldu.
ben nerede yanlış yapıyorum ve yaptım.