Kendimi şaşırdım
Bahsetmeden geçemeyeceğim.
Bir duygu karmaşası, duygu seli, şaşkınlık, sevinç, özlem vs.. hepsini aynı anda yaşamayalı çok uzun zaman olmuştu.
Bugün Nahide Hanımcığımdan izin alıp, kendimi ışınladıktan sonra 1,30 saat boyunca uyumaya çalışıp uyuyamamanın verdiği bir huysuzluk, umursamazlık ve siyah pantolonumu aldığımdan beri takındığım yürüyüşüm vardı üstümde.
Dalgın dalgın yürüyüp, bir yandan hayal kuruyor ve otoparka doğru ilerliyordum. Geniş açıdan almak suretiyle kafamı soldan sağa çevirerek otoparka yöneldim. Gözüm bir an bir şey seçti orada, bana ışıldayan gözlerle bakan bir karaltı bir esmerlik gördüm. Daha doğrusu göremedim. Ama o kadar ısrarlı ve büyük bir beklentiyle bakıyordu ki kafamı ona çevirdim, gözlerimi kıstım.
Gözlerimi inanamayarak, onları fırlatıcakmış gibi açtım birden. Onun kim olduğunu tahmin etmeye çalışırken yanındaki 2 kişiyi daha gördüğümde artık o olduğundan emindim. Ama o kadar şartlamıştım ki yönümü ve yürüyüşümün havadarlığını bir türlü değiştiremedim. Bir kaç S hareketinden sonra ancak yanına gidebilmiştim ki büyük bir beklentiyle kocaman güldü bana. Bense şaşkınlıktan hala gözlerimi kocaman açmış dik dik ona bakıyordum.
O birkaç saniyelik sessizlik anını o bozdu önce. Hala ışıldayan gözlerle bana bakıyordu. Bekliyordu, bense gözlerime inanamıyordum. Bir anda adını çatallaşmış sesimle haykırıverdim, olanca gücümle ona sarıldığımda nerden geldiğini anlamadığım bir şekilde ağlıyordum. Durdurmaya çalıştım, olmadı. O ana kadar Büşra’ nın varlığının şokuyla görmeyip, geri plana ittiğim ailem duygusallığım karşısında duygulanmış bir şeyler söylüyorlardı. Bense hala şaşkınlıkla Büşraya bir sarılıp, bir ağlıyordum. Ben daha kendimi durduramamışken o geçen birkaç dakikada buluşmak üzere sözleşip, ayrıldık. Ne kadar da özlemişim…
Bazılarına birkaç şey söylemek isterdim, hayatımdan geçen ve şuan yanımda bulunan kişilerden sadece bazılarına. Ama anlatınca olmadığını hepimiz anladık. Kelimelerin iki kulak arası kayıp gitmekten hoşlandığını hepimiz biliyoruz diye düşünüyorum. Sözlerin bir boka yaramadığını en azından ben anlamış bulunuyorum. Kendimizi kasmaya gerek yok. Farkında olmasanız ve acı verici olsa da, Keşfedin ve kendiniz öğrenin.
Tamam tamam o kadar da zalim olmaya gerek yok, kelimelerin bazen her şeyi düzeltebildiğini unutmamak gerekiyor. Bu yüzden size bir ipucu vereyim. Bir insan için değeriniz; o göstermese de, göstermeyi beceremese de sandığınızdan daha çok, çok daha çok olabilir. Kelimeler bazen kullanılmaya kalktığında, hele de yazıda aptalca dursa da onları dikkate alın. Yine ne diyor bu deyip onları kenara ittiğiniz anlar, karşınızdakinin kendini açığa vurduğu ve bir daha gelemeyecek anlar olabilir.
Şimdi tüm söylediklerimi unutun! Acilen hafızanızdan silin ve hayatınıza kaldığınız yerden devam edin.
Chrome
kesinlikle çok sevimli.
2 gündür Twitter ve Rss’ imde. Google Chrome söylentileri, “ha çıktı ha çıkacak az kaldı, sürekli takip edin” söylemlerini dinleyip sessiz sedasız takip ediyordum. Dün işten çıkmadan önce de chrome’ un çıktığı fazlasıyla yankı buldu her yerde. Nereyi açsam chrome’ dan söz ediyordu herkes.
Eksik kalınır mı? kalınmaz. Hemen denenir. Denedim. Çok sevdim. Çok sade, çok tatlı, çok sexy. Sadeliğiyle, tanıdığım bir çok kişinin de kalbini fethedeceğine eminim chrome’ un. Çökmeye karşı önlemli, güzel bir çok özelliği var. Ve bir çok kişinin deneyimlediğne göre de çok hızlı. Hakikaten hızlı. O manyakça uzun linklerin içinden sitenin orjinalinin bold olması da pratiklik açısından işe yarar gözüküyor. (Ben ince ayrıntıya bakarım bu kız ne diyor demeyin.)
Chrome‘ un özelliklerini size ben anlatmayacağım, dünden beri bir çok kişi bunu defalarca yaptı ve yapmaya devam ediyor. Ben chrome hakkındaki sade izlenimimi vermek istedim sizlere, özelliklerini kendiniz deneyerek veya pclabs, webrazzi gibi yerlerde anlatanlardan öğrenebilirsiniz.
Chrome Poketopları hatırlatan ikonuyla daha da bir sevimli geliyor gözüme. Ateşli tilkimizi unutturur mu bilemiyorum. Ama facebook’ un yeni halini ne kadar sevmediysem, chrome’ u o kadar sevdim.
P.s: Mac kullanıcılarının chrome’ u denemek için alternatif OS’ lar kullanmaları gerekiyor.
L1
Dünyayla olan ultra romantik yaşamımı sizlerle paylaşmaya çalıştım, pek beceremedim. Dikişi tutturamadım. Karşımda superman misali söyleyeceklerime gözlerinizle ışınlar gönderirken, kendim olmayı beceremedim. Kimliğim yokken daha bir ben oluyorum ben. dünya ile olan çapraşık ilişkimle sizleri daha fazla sıkmamaya karar verdim. Daha farklı bir Sep göreceksiniz yakın zamanda, ne kadar farklı orasını bilemiyorum. Zaman gösterecek. Ama siz dünyama veda ederken size yeni bir dünya tanıştırmak istiyorum ben.
Dünyama 2 yıl 2 ay 22 gün sonra girmiş ve 15 yıl 7 aydır hayatımda bulunan yetenekli bir dünyayla tanışın. Her şeyiyle yetenekli bir bayan bu bayan, genleriyle gelen bir yetenek. Sep’ ten daha çok seveceğinize inandığım biri. Benim kadar çorba yapıp hepsini bir anda patlatmıyor bu bayan, eminim daha çok seveceksiniz.
Tüm bildiklerimi ona da öğretir, zevk aldıklarımı onunla paylaşırım. Hayatımı ona yansıtmaya çalışırım. Patlama noktam ve rahatlama hamağımdır kendisi ama kesinlikle huzur anım değil
En çok onunlayken güler, en çok da onun değerini bilemem. Ona merhaba deyin. O benim küçük kardeşim…
Aramıza hoş geldin L1. Gelişimini hep beraber izleyeceğiz.
En güzel ay bu ay.
Rüyalarınızda son 5 yılda hayatınıza girmiş herkesi görmek, ilginç bir şey. 12 saat uyuyunca ailemden tutun nefret ettiklerime herkesi gördüm. Beni şaşırtansa gördüğüme sevineceklerimin canımı sıkıp, gördüğümde kaçacaklarımın beni güldürmesiydi. İlginç zamanlar geçirip, tatlı kokteyller içtim. Böyle rüyalar herkese lazım.
1535. kere rüyamda deniz görüyorum. Anlaşılan susuzluğa dayanamayacağım, bu haftasonu bursa’ ya gideceğim. Benim yüzmeye, suyun fışırtısını duymaya ihtiyacım var. Ben susuz yaşayamıyorum.
Artık Eylül geldi. Yeni sezon başlıyor, okullar açılıyor, iftar sofraları kuruluyor. En çok sevdiğim 3 şey oluyor. Çocukluğumdan beri bir ramazan ayı bir de kurban bayramları en sevdiğim zamanıdır yılın. Oruç tutmasam da midem ramazanın bereketinden nasibini alıyor. Namm namm ağzımın suları akıyor. Masalarda boş yer olmaması kadar güzel bir şey olabilir mi? yok tabiki. Bana bu güzelliği sunan ramazan abiye selamlarımı sunuyorum.
Yeni sezonsa muhteşem bir şey, hepimizin boşluklarını doldurmaya geliyor. 20 eylül’le (20 tane ben :p) gelecek dexter’ın ve himym’ ın yeni bölümlerini iple çekiyorum, heroes da cabası. 19 Eylül’le Ocak ayına kadar bizimle olacak Salvador Dali sergisi de Eylül’ ün bir başka hediyesi bizlere.
Ve son olarak Okulların açılması. Trafiği kilitlese de, üniversite öncesi öğrencileri sabahın köründe kaldırsa da en sevdiğim 3 şeyden biri okula gitmek. Daha minicik iki örgülü bir kızken de yazları sevmezdim, okulu iple çekerdim şimdi eşşek kadar iki örgülü kızım yine sevmiyorum ve okulların açılmasını iple çekiyorum. Keşke hiç bitmese değil mi? Hatta hep üniforma giysek.
Çalışmak da hiç güzel bir şey değilmiş. Tüm çalışanların ve hocaların söylediği bir şey “sevmediğin işi yapma, yapamazsın” demelerini ise tüm nedenleriyle kavrıyorum şimdi. Sabahları zorla kalkmak, işe doğru her adım attığında ayaklarının daha yavaş gitmesi, hatta kendine hakim olmasan koşa koşa geri gidecekleri hissini artık biliyorum. Bütün gün saatleri hatta dakikaları saymak neymiş biliyorum ben. Sevdiğim işi bulma yolunda bir adım attım, en azından artık neyi sevmediğimi biliyorum ve kurumsallaşmış, katı kuralları olan bir şirkette pek mutlu olamayacağımı… En azından sevmediğim bir departmanda.
The Really Rottens
bir gün, sabahın köründe çizgi film seyrederken “İşte o” diye bağırmama neden olan bir an yaşadım. Mumbly ‘yi bulduğum andır o an. Mumbly adamım benim. İşte gerçek kötülerin maskotu.
Mumbly’yle Laff-a-lympics de görüşmek üzere. Merhaba Mubly
guluk
Eczacıbaşına karşı hissettiğim tüm olumsuz düşüncelerin temelinin, memnun olmadığım bir departmanda olmamın yanı sıra, hiçbir staj işleyişimin doğru düzgün olmayışından ve iletişim eksikliğinin getirdiği kopukluktan kaynaklandığını fark etmeye başladım. Başka türlü olsaydı her şey çok daha güzel olacaktı gibi bir his var içimde.
Son zamanlarda hiç gökyüzüne baktınız mı? Ben sürekli bakıyorum. Yeşilliklere uzanıp izleyemesem de gökyüzünü 7. kattan gayet net görüyorum.
Sizce de dünya son zamanlarda biraz hızlı dönmüyor mu? Rüzgardan, hava değişiminden olabilir elbet. Malum sonbahar geliyor. Ama yaz başından beri fıldır fıldır, daha da hızlanarak dönüyor sanki.
bir acelesi var ya da bir şeylerden mi kaçıyor bilinmez ama bu beni büyülediği kadar rahatsız da ediyor.
sep ebi ofisinden bildiriyor.
İş kadınları, kumaş pantolonlar, etekler, havalı saçlar, makyajlar… Onların arasında kendime has tarzımla göz dolduruyorum. Havalı, dalgalı hafif kabarık saçlarım, artist güneş gözlüklerim, kolyem ve yeni yüzüğümün yanında kumaş pantolon altı canım cicim konverslerimle muhteşem bir ahenk yaratıyorum.
Metrolarda ayakları “ŞİMDİ” başlığı altında gösteren aynaların, “şuan! evet tam da şuan, uzun bacakların ve 1 cm kısa pantolonunla işte tam olarak böyle görünüyorsun” demek için yanıp tutuşan bir takım manyaklar tarafından oraya konduğunu düşünmeden edemiyorum.
Eczacıbaşı hakkındaki ilk izlenimimi size söylemek bile istemiyorum, adı üstünde ilk izlenim. 1 ayın sonunda değişmesini umuyorum. Eczacıbaşıyla ilgili gerekli vıdıvıdıyı ise daha sonra yapacağım. Okul stresiyle daha iyi gider. Ama şimdilik… eczacıbaşı sucks!
don’t need to catch my breath I can go on and on and on
twit kusmuklarını çok sever oldum. Ama artık yatma zamanı. Yapılacak işler, gidilecek rüyalar var. İyi geceler, ben yatıyorum siz takılın.
L: Change The World
Death Note’ u severim bilirsiniz. Her ne kadar filmleri animeyle uyuşmasa da değiştirilen bir takım şeyler ve oyuncuları sayesinde beni yine de heyecanlandırdıklarını Yankı’ nın son sayısında da yazmıştım. Her ne kadar profesyonelce olmayan sebeplerle ismim yazının altında bulunmasa da ne kadar heyecanlandığımı yazıdan anlayabilirsiniz.
Gelelim filmlere: ilk “film Death Note” ne kadar sıkıcı olsa da beni 2. nin merakına sürükleyebilmişti. 2. film “Death Note: The Last Name”in ise animeden farklı senaryosuyla hayal kırıklığı yaşatacağını sansam da animeden farklılığı hoşuma gitmişti. Özellikle L’ i canlandıran Ken’ichi Matsuyama’ nın rolünü bu kadar çok benimsemesi ayrı bir hayranlık uyandırmıştı bende. Anime’den zaten L’e hayran bir takım insanlar Ken’ichi Matsuyama sayesinde ete kemiğe bürünmüş L’e de hayran oldular. Bu kadar çok L hayranı olur da insanlar durur mu? durmaz. Bu kitleye hitap edebilecek en güzel şeyi yapıp sadece L ile ilgili bir film yapmaya karar verdiler. Bu sayede 2008 de gösterime gireceği duyurulan L’in son 23 gününü anlatan filmi merakla beklemeye koyulduk.
Film Şubat 2008′de Japonya’da vizyona girdi. Bense yoğunluktan kaçırmış olacağım ki yeni izleme şansı buldum. “L: Change the world” L’in ölmeden önceki son 23 gününü anlatıyor. Sadece animeyle yetinenler son 23′de ne oldu diye düşünedursunlar, L’ in son 23 günü sandığım kadar “L”li geçmedi açıkçası. L yoğunluğu açısından 2. filmi tercih ederim. Bu film hakikaten “change the world” misyonuna adanmış, ayrıca filmde Watari’nin eşsiz bir alfabe koleksiyonu olduğunun da farkına varıyoruz.
Şimdi, her şeyi geride bırakıp beni deli eden şeye gelirsek. Neden böyle güzel olabilecek bir filmde RHCP ya da Lenny Kravitz şarkılarını seçerler ki? O şarkıların fon müziği olduğu trailerlardan bahsetmek bile istemiyorum. Ama gel gör ki bir çok kişi o iğrençlikle izledi trailerları. Anime’ nin kendine hayran bırakan müzikleri gibi daha yaratıcı şeyler bulmak yerine saçma sapan müziklerle midemin kalkmasına neden oluyorlar. Cast akarken çalan müziği duyunca Death Note’ dan soğudum! o derece yani. Neyseki sonradan sadece death note diye hatırlayarak kendime geldim.
Ah death note’un fonunda “calirfoornniaa” duymak beni çıldırtıyor. Sizin için içinde california bulunmayan bir trailer seçtim.
L: Change the world Trailer

Chrome
